Translate

Sunday, 9 November 2025

Mutluluk Üzerine

Mutluluk Üzerine 

Pazar Yazıları No: 054


Bugün tersten gideyim. Ters kavram kullanarak anlatmak bazen konuyu netleştirebiliyor.. 


İnsanoğlu neden mutsuz sorusu uzun zamandır hele de doyumsuzluk ve tatminsizlik çeken ve hayattan gerçek beklentisini bilmeyenler için sürekli kendini gerçekleştirecek kısır döngüsel bir kehanet gibi karşımıza çıkıp duracak... Bu soruya üç başlık ile cevap bulmak mümkün sanki...


Bir Felsefi ve Varoluşsal Deneme 


İnsanoğlu tarihin hiçbir döneminde bugünkü kadar çok şeye sahip olmadı; ama belki de hiçbir dönemde bu kadar mutsuz da olmadı. Gökdelenler yükseliyor, ekranlar ışıldıyor, her şey elimizin altında… ama içimizde derin bir boşluk yankılanıyor. Neden? Bu soru hem bireysel hem toplumsal hem de varoluşsal bir arayışın merkezinde duruyor.


1. Bireysel Boşluk: Anlamın Yitimi


Modern insanın en temel sıkıntısı, Viktor Frankl’ın deyimiyle, *“anlamsızlık boşluğu”*dur. Geçmiş çağlarda din, doğa ya da topluluk, insana yaşamı için bir yön duygusu verirdi. Bugün ise bu yön kayboldu; insan neye inandığını, neden yaşadığını bilmiyor. Nietzsche’nin “Tanrı öldü” sözü, bu boşluğun felsefi yankısıdır. Nietzsche burada Tanrı’nın ölümünden değil, insanın değer üreten yetisinin çöküşünden söz eder. İnsan artık kendi yaşamına anlam yükleme gücünü yitirmiştir; bu da onu nihilizmin kucağına iter.


Bu anlam yoksunluğu, sürekli bir doyumsuzluk yaratır. Çünkü insanın ruhu yalnızca ihtiyaçların giderilmesiyle değil, amacın bulunmasıyla doyar. Frankl’ın toplama kampında gözlemlediği gibi, “Yaşam için bir nedeni olan insan, hemen her nasılsa’ya katlanabilir.” Bugünse çoğu insanın nedeni yok; yalnızca nasılları var.


2. Toplumsal Kısır Döngü: Tüketim ve Kıyas Kültürü


Erich Fromm’a göre modern toplumun bireyi “sahip olmak” üzerinden tanımlanır. İnsan artık “kimim?” sorusunu değil, “neyim var?” sorusunu sorar. Bu da bireyi sürekli daha fazlasını elde etmeye iter. Ancak sahip oldukça mutluluk artmaz; tam tersine, yeni bir eksiklik duygusu doğar. Çünkü kapitalist kültür, eksiklik hissi üzerine kurulu bir döngüdür.


Toplum, bireyleri üretken değil, tüketken hale getirmiştir. Jung’un ifadesiyle, insan “maskesini” —yani toplumun onayladığı personayı— gerçeğin yerine koymuştur. Artık kimse kendi iç sesini duyamaz; çünkü gürültü çok fazladır. Sosyal medya, bu maskelerin sergilendiği dev bir sahneye dönüşmüştür. Herkes gülümser, kimse mutlu değildir.


Kierkegaard bu ruh halini 19. yüzyılda sezmişti: “Çağımızın trajedisi, herkesin her şeyi bilmesi ama hiçbir şey için yanıp tutuşmamasıdır.” Bugün bilgi çoğaldı ama tutku, inanç, derinlik azaldı. İnsan, teknolojinin ilerlettiği ama ruhun geride bıraktığı bir varlığa dönüştü.


3. Varoluşsal Gerilim: Sonsuzluk Özlemi – Sınırlı Yaşam


İnsanın mutsuzluğunun kökünde, doğasıyla kaderi arasındaki uyumsuzluk yatar. Spinoza’ya göre insan, “varlığını sürdürme gücü” olan conatus’la yaşar — yani yaşama, gelişme ve sonsuzlaşma arzusu taşır. Ancak ömrü sınırlıdır. Bu yüzden insan, içindeki sonsuzluk isteğiyle ölümlü bedeni arasında sıkışır.


Bu farkındalık, Sartre’ın deyimiyle “varoluşsal kaygı” yaratır. Çünkü insan bilir: hiçbir başarı, hiçbir ilişki, hiçbir haz bu boşluğu tamamen dolduramaz. Yine de içten içe dolmasını ister. İşte mutsuzluk buradan doğar: sonsuzluğu arayan bir bilincin, geçici bir dünyaya hapsolması.


4. Ne Yapmalı?


Mutsuzluk kader değildir, ama çağın doğal sonucudur. Onu aşmak için önce fark etmek gerekir:


Yavaşlamak: Çünkü mutluluk hızda değil, derinlikte bulunur. "Festine lente" felsefesini araştırın lütfen...

Biraz inkişaf sağlayacaktır içinizde. 


Gerçek ilişkiler kurmak: Kalabalıkta değil, samimiyette huzur vardır. Bunu şiddetle ciddiye almanızı öneririm. 


Anlam üretmek: Yaşamın anlamı keşfedilmez, inşa edilir. Hayat anlam ile anlam bulur. Bu tavsiyeyi çok ciddiye almakta fayda var...


Doğaya dönmek: Doğa, insanın içsel ritmini yeniden kurar. Bu bir enerji ve rezonans meselesi özünde. 


Kendini tanımak: Jung’un dediği gibi, “Işık figürleri hayal ederek aydınlanılmaz; karanlığı bilinçli kılarak aydınlanılır.” Büyük laf değil mi? Hele bunu psikoanalizmin babası söylediyse...


Sonuçta ne yapmalıyız peki?


İnsanoğlu mutsuzdur, çünkü iç dünyasıyla dış dünyası arasındaki bağ kopmuştur. Teknoloji, ekonomi, ideoloji — hepsi dışsaldır. Oysa mutluluk, içteki düzenin dışa taşmasıdır.


Belki de gerçek çözüm, Rumi’nin çağlar ötesinden gelen sesindedir:


“Dışarıda ne ararsan bulamazsın; çünkü aradığın sensin.”


Mutluluk isteyene koşarak gelecektir. İsteyin... Sadece dileyin...


İyi pazarlar dileklerimle. 


9 Kasım 2025 Pazar

İzmir 

Wednesday, 5 March 2025

Aşk Bu, Yaksın Bizi...

Aşk Bu, Yaksın Bizi...



Aşk bu, alevi sarsın ikimizi...

Ama yanmayalım hemen şimdi,

Birer pervane misali 

Hârında beklesin alazlı ateş bizi.


Biliyorsun tek yürek yetmez

Uzun soluklu aşklara.

Kor alev gibi olmalı kalp;

Küllerinden yeniden doğmaya.


Ve küller dağılırken gökyüzüne, 

Yerde çıtırdayan dalların, 

Ve soğumaya yüz tutmuş 

Gri taşların arasındadır o kor ateş. 


Orada sıcacık derin bir nefes gibi

Sakince beklemede ve solumada...

Git ve bir hayat öpücüğü kondur alnına 

Sonra minik bir hoş geldin busesi dudaklara...


Uyansın kızıl kor alevler, 

Ve sıçrasın, saçılsın kıvılcımlar, 

Yükselsin o rüzgarla havaya ve bulutlara

Yüzyıllık yalnızlığını bıraksın soğuk topraklarda.


Korkma artık, tekrar incinmezsin kalbim!

Çok yoruldun sen; ben seni iyi bilirim. 

Onca yoldan geldin, hiç dinlenmedin. 

Ve şimdi bir o kadar da naif ve ürkeksin.


Yeniden incinme endişesi ile

Sakın sevgin de tükenmesin.

Sen yeryüzüne sevmek için geldin. 

Sevmeye de devam edeceksin. 


Gri taşlar arasından

Yanık odun kokusundan

Yükselen buhar; aslında sensin, 

Hamdın, işte şimdi pişeceksin.


Suskun ve yorgun bedenin, 

Günlerdir uykusuz gözlerin,

Kaçıp giden güzelim keyfin  

Dokunulmayı bekleyen sıcacık ellerin.


Evet şimdi zamanıdır yeniden

Yelkenlere üflemenin

Buharı körüklemenin,

Buradayım ben kalbim, 

Aslında hiç gitmedim, demenin... 


Sevilmek ve sevmek olmalı 

Artık kaderin ve talihin...

Kim bilir nereden çıkıp gelir

Hep gelmesini beklediğin...


Kapı çalındı ise

Anahtar sensin.

Kilitler kenarda beklesin,

Ve yürekler alevlensin...


Nevfel Baytar 

5 Mart 2025

Ankara




 





Saturday, 1 March 2025

(Hayata) Parantez ve Üç Nokta...

(Hayata) Parantez ve Üç Nokta...


En sevdiğim üç noktalama işaretinden ikisi parantez ve üç nokta (yanyana). Üçüncü işaret virgül için koca bir makale bile yazılır. O başka bir zamana inşallah, yani (tabiri caizse), hayata virgülden sonra...  [Üç işareti de aynı cümlede kullandım bu arada!]. 


Bu arada,  işin ilginç yanı, bu yazıyı yazarken şimdi fark ettim ki, yazı dilinin en önemli noktalama işareti olan ve cümleleri bitiren ve konu her ne ise ona nihai "noktayı" koyan nokta işaretine ilk üç içerisinde yer vermemiş olmam. Zannederim bir şeye nokta koymayı ya çok öteliyorum, ya da bu görevi diğer üçlüye, virgüle, paranteze ve üç noktaya bırakıyorum - bilinçaltımın bana bir oyunu gibi.


Parantez ve üç noktayı yazın dilinde ve özellikle de (parantezin şiire pek yakışmadığını düşünmekle birlikte...) şiir yazarken kullanmayı daha çok seviyorum galiba.


Bana hayatın bizzat kendisini çağrıştırıyor bu üç imla işareti.  Hayatta parentez açmak,  üç nokta ile hayata akışında devam etme mesajı vermek veya bir virgül koyup kısa bir es verip yeni cümlelere geçmek gibi geliyor, bu dilbilimsel konu bireysel ve sosyolojik düzleme taşındığında.  


Bir parantez açıp, içinde bulunduğumuz aydan bahsedecek olursak, dini hassasiyeti olanlar ve/veya oruç tutanlar için 12 aydan birinde bir ay yemek yemeyi azaltarak biraz da olsa vücudumuza dinlenme imkanı sunduğumuz ramazan ayını da bazı dünyevi işlere kısa bir mola verip, ruhumuzu ve bedenimizi dinlendirdiğimiz bir tür parantez olarak görmek de mümkün. 


Aynı şekilde ilişkilerimiz de; yaşantımızın bazı dönemlerinde hayatımıza giren insanlar, dostlar, eski-sevgililer, eski eş ve dostlar da birer parantez gibi olabilirler hayatımızda. Kimi zaman (ilişkiye ve kişiye bağlı olarak) bu parantezler çok uzun da olabilir,  içi yaşanmışlıklar ve duygular ile yüklü veya nispeten daha kısa hatta kısacık bile olurlar, bıraktığı etki ve tahribata veya travmaya bağlı olarak. 


Mini bir araştırma yaptım iki noktalama işaretinin kökenine dair. Parantez sözcüğü, etimolojik olarak Antik Yunanca'daki "παρένθεσις" (*parénthesis*) kelimesinden türemiş bir sözcük imiş; "araya ekleme, yerleştirme" anlamına geliyormuş ve kelimenin tam çevirisi "yanına koyma" diye çevrilmiş. Kullanım olarak ise, parantezler, çoğunlukla bir cümleye temel olmayan ek bilgiler veya bir ara söz eklemek için kullanılan, iki kavisli dikey çizgiden oluşan noktalama işaretleri olarak tanımlanıyor, bkz: ( ). 


İşin garip olan yanı ise, bu parantez içinde kalan ek bilgi, ek söz cümleye ait olmayan ilave bilgi olarak kabul ediliyor denilmiş. Tıpkı on bir ay rahatça yiyip içip sonra da bir ay boyunca bunlara kısmen ara vermek nasıl gündelik hayatta bir parantez açma görevinde ise, bazı ilişkilerde bittiğinde yani ) işareti konulduğunda o konu kapanmıştır, ta ki üç noktayı yan yana koyup, bir uzun nefes almak isteyene kadar...


Hepimiz bunun zor olduğunun farkındayız. Alışkanlıklara, insanlara, mekanlara, şehir ve vatan değişikliklerine, işe, mesleğe, bir göreve, bir statüye, bir sevgiliye, bir eşe, bir dosta ara vermek gerçekten üzücü, zihinsel olarak yorucu, kalbe de ağır gelen fasılalar bunlar. 


Aslında büyük resme baktığınızda hayatın kendisi de dil ve debiyat hocası tabiriyle, "aç parantez, kapa parantez" misali. O iki kavisli - içbükey ve dışbükey işaret yanyana geldiğinde kesik bir daireyi andırıyor görüntü olarak. Yani bir tamamlanmamışlık, bir eksiklik içeriyor. Tıpkı, Fransızca da özledim diyemeyip "tu me manques", demek gibi yani "sen bende eksiksin". Evet gerek şu ki, her özleme bir eksilmedir, değil mi?


Paratezi kapayıp aslolan diğer işarete geçelim. Üç nokta (yan yana) işaretine. Bu arada Türkçe bu konuda çok tuhaf bir dil. "Yan yana" ayrı yazılırken, "apayrı" bitişik yazılıyor... "Yanyana" olması gerekenler, "ap ayrı" dünyalara savrulup gidiyor bir yerlerde belki de... 


Etimolojik olarak, üç nokta, (İngilizcesi, "ellipsis" /əˈlɪpsɪs/, bu arada :Antik Yunancada ἔλλειψις (élleipsis) kelimesinden türemiş ve kelime anlamı "çıkarma" veya "atlamadır" demekmiş. Yazım dilinde "..." şeklinde gösterilen bu işaret  ayrıca, "askı noktaları, *üç nokta işareti, üç nokta veya günlük dilde nokta nokta nokta" olarak da adlandırılıyor ve ardışık üç noktadan oluşuyor, biraz devinim ve sürekilik içeriyor bir taraftan da. 


İşte üç noktanın kullanıldığı yer şöyle açıklanmış; Bir nedenden dolayı tamamlanmamış eksik kalmış cümlelerin sonunda... Eksik ve tamamlanmamış semantik olarak iki ağır sözcük. Yaralayıcı, kesik izi gibi. Yarıda kalmış, aslında o parantez tam kapatılmamış. 


Galiba bilinçaltımın etkisiyle bu iki işareti çok sevdim hep. Parantez açılırken bir yazıda verdiği his çok başka geldi bana. Ne kadar uzayabilir ki bir parantez, işin garip tarafı - parantez açtıysanız, kapamak zorundasınız, zira o parantez o cümleye girip sonra görevini tamamlayıp çıkıp gidecek. Olmasa da olur, ama olması da zenginilik, çeşitlilik ve o konuya, ilişkiye dair bir şeylerin söylenmesi gerektiğini hatırlatma çabası gibi. 


Hepimizin hayatı, irili ufaklı parantezler ile dolu, pek çok sevdiğimizden ayrılıyoruz, anne ve babalar, eşler, yakın dostlar da buna dahil. Kimi kısacık sürüyor, kimi asra bedel, kimi asla kapanmamış gibi duruyor içine sürekli üç noktalar ekleniyor, bazen de ayrılık (tıpkı ölüm gibi) kaçınılmaz oluyor ve parantez sonsuza dek ruhen asla kapanmasa da bu madde dünyasında madden ve fiziken kapanabiliyor. 


Hayatınızda bazı şeylere hemen nokta koymayın. Keskin bitirişlere dönmek için çok uzun cümleler yazmak gerekebilir sonrasında. Üç nokta özünde masum ve iyidir. En azından bir şans, bir devamlılık, bir canlılık mesajı barındırır içerisinde. Kestirip atmaz. Parantezler öğretici, üç noktalar ise umudun bitmediğinin habercisidir. Bu da insanı ayakta tutar, geleceğe sıkıca tutunmanıza vesile olur. Evet (hayata) verilen parantezlerden sonra, şimdi zaman yine üç nokta zamanı... 


Nevfel Baytar

2 Mart 2025 Ankara

...